21 Şubat 1993 tarihinde yayın hayatına başlayan Urfa Radyomega, yıllar boyunca yalnızca bir radyo olmanın ötesinde; sesiyle, duruşuyla ve değerleriyle dinleyicilerinin hayatında özel bir yer edinmiştir. Yayıncılık anlayışını bilgilendirici, eğitici ve meşru dairede eğlendirici bir çizgide şekillendiren kurumumuz; iyiyi, doğruyu, güzeli ve olumluyu teşvik etmeyi daima temel ilke olarak benimsemiştir.
Urfa Radyomega, yayın hayatı boyunca toplumun tüm kesimlerine saygıyla seslenmiş; demokrasi, insan hakları, barış, çok seslilik, hoşgörü ve karşılıklı anlayış gibi evrensel değerleri savunmuştur. İnsan onuruna, özel hayatın gizliliğine ve genel ahlâka duyduğu hassasiyetle; ayrıştırıcı değil birleştirici, incitici değil onarıcı bir yayın çizgisi izlemeyi esas almıştır.
Bugün aktif radyo yayınlarımız sona ermiş olsa da, Urfa Radyomega’nın temsil ettiği değerlerin, biriktirdiği hatıraların ve bıraktığı izlerin yaşamaya devam ettiğine inanıyoruz. Bu nedenle web sitemizi açık tutmayı; geçmişe duyduğumuz vefanın, kurumsal hafızamıza sahip çıkma sorumluluğumuzun ve dinleyicilerimizle kurduğumuz gönül bağının bir gereği olarak görüyoruz.
Bu sayfa, yalnızca bir internet sitesi değil; yıllar boyunca aynı frekansta buluştuğumuz seslerin, hatıraların, emeklerin ve güzel duyguların sessiz ama anlamlı bir buluşma noktasıdır.
Kuruluşumuzdan bugüne kadar bizlere güvenen, destek veren, dinleyen, hatırlayan ve gönlünde yer ayıran herkese içten teşekkür ederiz.
Urfa Radyomega, yayın hayatını tamamlamış olsada; hatıralarda, değerlerde ve gönüllerde yaşamaya devam edecektir.
15.03.2026 13:14
Cevdet Övet
Ey paşalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde
neşrettiğim umum makâlâtımdaki umum hakâikte nihayet derecede musırrım.
Şayet zaman-ı mâzi cânibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletnâme-i
Şeriatla dâvet olunsam; neşrettiğim hakâiki aynen ibraz edeceğim. Olsa
olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet
müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki tenkidât-ı ukalâ mahkemesinden
tarih celbnâmesiyle celp olunsam, yine bu hakikatleri, tevessü ve
inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak
orada da göstereceğim.HAŞİYE1
Demek, hakikat tahavvül etmez; hakikat
haktır. ?Hak yücedir ve hiçbir şey ondan daha yüce değildir.?
(Keşfü?l-Hafâ, 1:127) Millet uyanmış; mugalâta ve cerbeze ile iğfal
olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayalin ömrü
kısadır. Feveran eden efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve mugalâtalar
dağılacaktır. Ve hakikat meydana çıkacaktır, inşaallah.
?Akıllı olanlara bu dediklerim yeterlidir. Ben köyü çağırdım, eğer köyde kimseler varsa.? (Farsça bir ibârenin meâli)
Sizin
işkenceli hapishanenin hâli; zaman müthiş, mekân muvahhiş, mahbusîn
mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazin, vicdanlar
müteessir ve me?yus, bidâyet-i halde memurlar şemâtetli, nöbetçiler
müz?iç olmakla beraber, vicdanım beni tâzip etmediği için, o hal bana
eğlence gibiydi. Musîbetlerin tenevvüü, mûsıkinin nağmelerinin tenevvüü
gibi bana geliyordu.
Hem de geçen sene tımarhânede tahsil ettiğim
dersi, şimdi bu mektepte itmam ettim.HAŞİYE2 Musîbet zamanının
uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü
mâsumâne ve mazlûmâneden, zayıfa şefkat ve gadre şiddet-i nefret dersini
aldım.
Ümidim kavîdir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i
hüzünle tebahhur eden ?ay?, ?vay? ve ?ah?lar, rahmetli bir bulut teşkil
edecektir. Ve âlem-i İslâmda yeni yeni İslâm devletlerinin
teşekkülleriyle, o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer
medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara
ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve
diyânette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit
olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i
ağrâza bedel, vilâyât-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan
yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum.
Zira bu mim?siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i
kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kal, şarkî Anadolu?nun dağlarında tam
mânâsıyla hükümfermadır.
HAŞİYE-1: Şimdi Üstad Bediüzzaman bu kırk beş senedeki dehşetli
mahkemelerinde aynen bu on bir buçuk cinâyetlerini ve on bir buçuk
suallerini o Divân-ı Harb-i Örfî?deki gibi tekrar etmiştir ve
etmektedir.
HAŞİYE-2: Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri kırk
beş sene evvel tımarhane hükmündeki mahkeme-i zalimanede aldıkları
dersi, şimdi bu gaddarane hazır mektepte imtihan vermişler ve böylece
iki şehadetname almışlardır.
Divân-ı Harb-i Örfî, s. 50-53
musır: Israrlı.
zaman-ı mâzi: Geçmiş zaman.
ilcaat: Zorlamalar, mecbur etmeler.
tenkidât-ı ukalâ: Akıllıların tenkidleri.
tevessü: Genişleme, çatlama.
inbisat: Genişleme, yayılma.
tahavvül: Değişme, başka bir hâle girme.
mugalâta: Yanıltıcı söz söyleme. Safsata, ağız kalabalığı.
cerbeze: Aldatıcı sözlerle kurnazlık, demagoji.
iğfal: Yanıltma, gaflete düşürerek kandırma.
feveran: Kaynama, fışkırma. Öfkeden köpürüp taşma, coşma, galeyan.
efkâr-ı umumiye: Umûmun düşüncesi, kamuoyu.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
yeniasya.com.tr
|
|
|
Facebook X WhatsApp Telegram |
| Henüz yorum yazılmamış. |