Bilgilendirme

21 Şubat 1993 tarihinde yayın hayatına başlayan Urfa Radyomega, yıllar boyunca yalnızca bir radyo olmanın ötesinde; sesiyle, duruşuyla ve değerleriyle dinleyicilerinin hayatında özel bir yer edinmiştir. Yayıncılık anlayışını bilgilendirici, eğitici ve meşru dairede eğlendirici bir çizgide şekillendiren kurumumuz; iyiyi, doğruyu, güzeli ve olumluyu teşvik etmeyi daima temel ilke olarak benimsemiştir.

Urfa Radyomega, yayın hayatı boyunca toplumun tüm kesimlerine saygıyla seslenmiş; demokrasi, insan hakları, barış, çok seslilik, hoşgörü ve karşılıklı anlayış gibi evrensel değerleri savunmuştur. İnsan onuruna, özel hayatın gizliliğine ve genel ahlâka duyduğu hassasiyetle; ayrıştırıcı değil birleştirici, incitici değil onarıcı bir yayın çizgisi izlemeyi esas almıştır.

Bugün aktif radyo yayınlarımız sona ermiş olsa da, Urfa Radyomega’nın temsil ettiği değerlerin, biriktirdiği hatıraların ve bıraktığı izlerin yaşamaya devam ettiğine inanıyoruz. Bu nedenle web sitemizi açık tutmayı; geçmişe duyduğumuz vefanın, kurumsal hafızamıza sahip çıkma sorumluluğumuzun ve dinleyicilerimizle kurduğumuz gönül bağının bir gereği olarak görüyoruz.

Bu sayfa, yalnızca bir internet sitesi değil; yıllar boyunca aynı frekansta buluştuğumuz seslerin, hatıraların, emeklerin ve güzel duyguların sessiz ama anlamlı bir buluşma noktasıdır.

Kuruluşumuzdan bugüne kadar bizlere güvenen, destek veren, dinleyen, hatırlayan ve gönlünde yer ayıran herkese içten teşekkür ederiz.

Urfa Radyomega, yayın hayatını tamamlamış olsada; hatıralarda, değerlerde ve gönüllerde yaşamaya devam edecektir.

M. Kemal'in o tanımıyla sorun çözülmez - Radyo Mega
Radyo Mega
Güzel Hosting 3
Radyo Yayınımızı
Dinlemek İçin
Media Player      Winamp
Media Player Winamp

Ziyaretçi Defteri

Ziyaretçi Defteri

Anket

Reklam

Güzel Hosting

İstatistikler

M. Kemal'in o tanımıyla sorun çözülmez

M. Kemal'in o tanımıyla sorun çözülmez

Tarih 15.03.2026 13:10
Editör Cevdet Övet

Bir sorunu çözmek için, önce ona yol açan sebebi İzale etmek gerekirken, tam tersine o sebebi çözüm diye ortaya koymanın mantığı var mı? M. Kemal'in “Türkiye halkı” derken bile Türklük vurgusu yapan millet tanımını sahiplenereK ";Kürt sorunu"; çözülür mü?

M. KEMAL′İN O TANIMIYLA SORUN ÇÖZÜLMEZ

YANLIŞ ORTAK PAYDA
Prof. Dr. Halil İnalcık’ın gündeme getirdiği konuyla ilgili olarak,
 Genelkurmay’ın 2007’deki cumhurbaşkanı seçim sürecinde yayınladığı 
meşhur 27 Nisan bildirisinde şöyle bir ifade yer almıştı:
“Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türküm 
diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin 
düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”
Aynı konuda, Kılıçdaroğlu döneminde Önder Sav’la birlikte arkaplana
 itilen CHP’li Onur Öymen de bu son derece sert ve keskin duruşa şöyle 
destek vermişti:

“ ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devlet düşmanı sayarız.”
Burada da, Dersim tartışmalarının alevlenmesi üzerine “Cesaretiniz 
varsa Atatürk dönemini eleştirin” diye meydan okurken, tabuların ve 
yasal zırhların ardına gizlenerek sergilenen “rahatlık ve pervasızlık” 
tavrının bir örneği gözleniyor.
Öymen orada önce anayasaya, sonra Atatürk’ü Koruma Kanununa 
sığınarak meydan okurken, burada altıoktan birinin milliyetçilik 
olmasına, yine anayasaya ve meşhur TCK’nın dillere destan 301. maddesine
 yaslanıyor.
Yürürlükteki anayasanın “Siyasî haklar ve ödevler” başlıklı 
dördüncü bölümünde, “Türk vatandaşlığı” ara başlığı altında yer alan 66.
 maddenin ilk fıkrası, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan 
herkes Türktür” buyuruyor.
Aynı anayasanın, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi 
edilemez” maddeleriyle atıf yapılan başlangıç kısmında da “hiçbir 
faaliyetin Atatürk milliyetçiliği ile Atatürk ilke ve inkılâpları 
karşısında koruma göremeyeceği” belirtiliyor.
Türk Ceza Kanununun yıllardır tartışılan ve defalarca 
değiştirildiği halde bir türlü düzeltilemeyen 301. (eski 159.) 
maddesinde “Türk milletini alenen aşağılamak” hapisle cezalandırılıyor.
Maddenin eski şeklinde “Türklük” ifadesi vardı, değişiklikle “Türk 
milleti” yapıldı; gerekçesi de şöyle ifade edildi: “Türklük deyişinden 
(kavramından) maksat, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, Türklere has 
müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık anlaşılır. Türk Milleti 
kavramı bu varlıktan geniştir; Türklük ve Türk ırkıyla ilgili tüm konu 
ve kavramları kapsar...”
İşte, gerek CHP’nin, gerekse MHP’nin “Türk milleti” vurguları, aynı
 ideolojik kaynaktan besleniyor olmalarının yanı sıra, böyle bir 
anayasal ve yasal arkaplana dayanıyor. AKP’nin 301’de aktardığımız 
gerekçeyle yaptığı değişiklik ise, bu yasal zemine daha geniş bir yorum 
alanı açıyor.
Sonuçta, Kemalizmin altı okundan yola çıkan devrimci ve milliyetçi 
çizgilerin kimi zaman vuruşup çoğu zaman örtüştüğü ve özellikle resmî 
ideoloji ve statüko muhafızlığında tam bir dayanışma içine girdiği bir 
tabloda CHP-MHP ikilisinin aynı telden çalmaları yadırganmazken, onların
 hedef almış göründüğü AKP’nin de statükonun temel kabullerinde çok 
farklı bir duruşa sahip olmadığını gözden kaçırmamak gerekiyor.
Üç partinin, hattâ tersinden dahi olsa DTP’nin de, açıkça telâffuz 
etmeseler dahi, fiiliyatta Kemalizmle ifade edilen resmî ideolojinin 
temel ilkelerini ortak payda olarak paylaştığı görülüyor.
AKP’nin bu noktada farklı bir düşüncesi ve itirazı olsaydı, 2005’te
 kabul ederek uygulamaya koyduğu Millî Güvenlik Siyaset Belgesinde yer 
alan “Türkiye’nin bütünlüğünü korumanın temel yolu Atatürk 
milliyetçiliğidir. Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye 
halkına Türk milleti denir’ sözü temel bir ilkedir. Atatürk’ün ‘Millet; 
dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu
 siyasî ve sosyal bir birliktir’ sözü bugün de geçerli olan, çağımızın 
gereklerine yanıt veren bir yaklaşımdır” gibi ifadelere “evet” 
demezdi...

Ama “Milyonları bulan azınlıklar kendi millî bilincini oluşturdu. 
‘Türk milletinin bir parçası değilim’ hissiyatı doğdu” diyen İnalcık’ın 
tesbit ve uyarıları, seksen küsur yıllık bir mazisi olan bütün bu tarif 
ve tevil çabalarını ve bunlara bina edilen tahkimatın dayandığı temeli 
bir anda berhava edip yalın ve acı gerçeği önümüze koyuyor.
Bu temelle birlikte devlet de sarsılıyor...
Atatürk milliyetçiliğinin, kendi eseri olan bu vahim durumu 
düzeltip tamir ve telâfi etmek, devleti bu sarsıntıdan çıkarıp kurtarmak
 için önerebileceği yeni ve yapıcı bir formül var mı?

M. KEMAL′İN O TANIMIYLA SORUN ÇÖZÜLMEZ
Başbakan bir Meclis konuşmasında CHP’lilerle tartışırken “Millet 
kavramını lütfen Atatürk’e sorun, onun millet tanımı ne ise o tanımı 
alın, onunla beraber yola devam edelim” demişti (Radikal, 13.7.11).
Erdoğan bu sözüyle ne demek istiyor ve neyi kastediyor?
“Kürt sorunu” olarak ifade edilen problemin ve bugünkü sıkıntılı 
noktaya ulaşmasının kaynağında, “Atatürk milliyetçiliği” adı altında 
uygulanan asimilasyon ve dayatma politikalarının yattığı, artık yaygın 
kabul gören bir değerlendirme.
Kemalizmin altı okundan biri olan milliyetçiliğin Türkçülük 
şeklinde dayatılması ve bunun özellikle Kürtler üzerindeki yansımaları, 
yıllardır başımıza belâ olan terörün ve onunla irtibatlı bilumum 
sorunların ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli etkenlerden biri. 
Devlet eliyle yapılan Türkçülük, o cenahta Kürtçülüğü tetikledi.
Üstelik bu Türkçülüğün, asırlar içinde oluşan Müslüman Türk 
kimliğiyle de hiçbir ilgisi yok. Bin yıldır İslâmın bayraktarlığını 
yapan bir kavmin bu özelliğini yok sayıp, dahası Türkleri bu kimlikten 
uzaklaştırmaya çalışan bir Türkçülük.
Kürt kimliğini reddeden, “Kürt diye bir kavim yok” diyen, Kürt 
lâfının karda yürürken çıkan kart-kurt seslerinden türediğini iddia eden
 ve bu “son derece orijinal tez”i askerî okullardaki ders kitaplarında 
talebelere de okutan bir Türkçülük.
Kara Kuvvetleri eski Komutanlarından emekli Org. Aytaç Yalman, bu 
konuda “Askerî okullarda meğer bize yanlış öğretilmiş” itirafında 
bulunmuştu.
12 Eylül darbesini yapan cuntanın başı Kenan Evren’in yıllar sonra 
“Yanlış yapmışız” itirafına konu olan Kürtçe yasağı da, mazisi çok 
öncelere, 30’lu yıllara uzanıyor olmakla birlikte, yine Atatürkçülüğü 
ihya iddiasıyla yapılıp Atatürk milliyetçiliğini darbe anayasasının 
değiştirilemez maddeleri arasına sokuşturan 12 Eylül’ün tekrar gündeme 
getirdiği saçmalıklardan biriydi.
Keza Kürtlerin yoğun yaşadığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde 
dağları taşları “Ne mutlu Türküm diyene” sloganıyla donatan da 12 
Eylül’dü.
Şimdi hâlâ bunların yol açtığı sorunların içinde debelenip 
duruyoruz. Ve “Hiçbir faaliyet Atatürk milliyetçiliği karşısında korunma
 görmez” diye başlayıp, ikinci maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin 
“Atatürk milliyetçiliğine bağlı” olduğunu ilân eden, “Türk devletine 
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” buyuran anayasa bu 
haliyle yürürlükte kalmaya devam ettiği sürece bunlardan kurtulmamız 
mümkün değil. Durum bu iken Başbakanın CHP ile paslaşarak “Atatürk’ün 
millet tanımı ile yola devam edelim” çağrısında bulunması ne anlama 
geliyor?
Ama bu yol çıkmaz. Ne yaparsanız yapın, oradaki Türklük 
vurgularının etnik anlam taşımadığına kimseyi ikna edemezsiniz. Hiçbir 
bilimsel ve hukukî dayanağı ve izahı olmayan Atatürk milliyetçiliği 
lâfını anayasa başta olmak üzere literatürden ve kullanımdan 
kaldırmadığınız sürece de açılım söylemleriniz inandırıcı olamaz.
Ve onlara dokunmadan, tam tersine M. Kemal’in “Türkiye halkı” 
derken bile yine Türklük vurgusu yapan millet tanımını sahiplenerek ne 
Kürt sorunu çözülür, ne de asimilasyon bitirilir.
Erdoğan âcil eylemi planına dönüştüreceklerini söylediği hükümet 
programındaki demokratikleşme bölümünde öncelikli hedefler arasında yer 
alan “Kürt meselesine eşitlik temelinde çözüm” taahhüdünü bu yaklaşımla 
gerçekleştireceğini düşünüyorsa, burada çok derin bir çelişki var.
Bir sorunu çözmek için, önce ona yol açan sebebi izale etmek 
gerekirken, tam tersine o sebebi çözüm diye ortaya koymanın mantığı var 
mı?
Bu itibarla, temelleri M. Kemal döneminde atılan uygulamalarla 
ortaya çıkıp bugünkü boyutlara erişmiş kronik sorunları çözme iddiasına 
sahip bir demokratik açılım projesinin yine Atatürk’e dayandırılması çok
 derin bir çelişki. Bu çelişkiye rağmen gerek Erdoğan’ın, gerekse 
hükümet üyeleri ile AKP sözcülerinin, terörü ve “Kürt sorunu” olarak 
anılan meseleyi bitirmek iddiasıyla ortaya attıkları demokratik açılım 
projesini ısrarla “Atatürk devrimlerinin devamı” olarak nitelemeleri 
tuhaftı.
Erdoğan “Atatürk’ün en büyük başarısı, farklılıkları önce Meclis 
çatısı altında, sonra TC vatandaşlığında birleştirebilmiş olmasıydı” 
diyordu.
Eğer öyle olsaydı, Selahattin Duman’ın kendisine has üslûbuyla 
hatırlattığı gibi (Vatan, 15.11. 09), en başta İstiklâl Savaşında çok 
önemli görevler üstlenmiş olan komutanların—bir-iki istisna 
dışında—neredeyse tamamı, zafer sonrası tasfiye edilir miydi? Bu mu 
“birleştirme başarısı?”
Bütün kesimlerini temsil ettiği milletin gücünü arkasına alıp büyük
 zafere imza atmış olan Birinci Meclisi daha sonra ilk fırsatta 
dağıtarak mı farklılıkları birleştirme başarısına imza atıldı, yoksa bu 
yolla, o farklılıkları yok sayma ve imha etme operasyonlarının düğmesine
 mi basılmış oldu?
AKP M. Kemal’i samimiyetle sahipleniyorsa, bu çelişkilerin de 
izahını yapmak durumunda. Yok, taktik icabı ve takiyye gereği öyle 
görünme ihtiyacı duyuyorsa, yine aynı açmazla karşı karşıya.
Açılımın bir türlü açılamayıp, tam tersine kısa sürede tıkanmasının asıl sebebi de bu.

KÜRT KEMALİZMİNE DE SAİD NURSÎ REÇETESİ
Doğu-Batı Kardeşlik Platformunun bir toplantısında “Kürt sorunu” 
tabirinin en çok Kürtleri rahatsız etmesi ve en başta Kürtlerin “Biz 
sorun muyuz?” diyerek bu ifadeye itiraz etmeleri gerektiğini 
söylemiştik.
Evet, ortada bir sıkıntı var. Kaynağı müstebit zihniyet ve kurduğu sistem, mağduru ise herkes.
Bu “herkes”in içinde Kürtler de var, Türkler de, etnik aidiyetleri farklı olan diğer insanlar da.
Baskı ve dayatmaların “Türkçülük” adına yapılıyor olması bu gerçeği
 değiştirmiyor. Hattâ yer yer Türkler Kürtlerden daha fazla eziliyor.
Tek parti ve darbe devirlerindeki ceberut uygulamalarda bunun çok sayıda örneği mevcut.
Özellikle din, vicdan, fikir ve ifade özgürlüklerine yönelik 
ihlâller, Türk-Kürt-Arap-Çerkes-Arnavut-Boşnak-Gürcü... ayrımı 
gözetmiyor.
Ve resmî ideolojiye itiraz edip boyun eğmeyen herkese, bir şekilde bunun bedeli ödetiliyor.
Meselâ başörtüsü yasağı uygulanırken etnik köken tasnifi yapıldı mı!?
Onun için, meseleyi Türkçülüğe karşı Kürtçülük şeklinde formülize 
eden yaklaşımlar, temelde aynı kısır şablonu farklı versiyonları ile 
devam ettirmekten başka bir netice vermiyor.
“Türkçü Kemalizm”in yol açtığı derin tahribat “Kürtçü Kemalizm”le telâfi ve tamir edilemez.
Tam tersine, yine ırkçı temeldeki reaksiyonlar, yaşanan sorunu daha da kronik hale getirir.
Çözüm için, bilumum ırkçı yaklaşımların terk edilip onların üzerine
 çıkan İslâmî ve insanî bir duyarlılığın geliştirilmesine şiddetle 
ihtiyaç var.
Ama bakıyoruz, oradaki sıkıntıyı terörle katmerlendirilmiş bir 
“Kürt sorunu” haline getirenler, işin Türkiye ayağında “Kürt Kemalizmi” 
olarak nitelenebilecek bir çizgi takip ediyorlar.
Kuzey Irak boyutunda, 60’lı yıllardan beri oraya “yatırım” yapan 
İsrail’in belirleyip şekillendirdiği strateji paralelinde devam eden bir
 yapılanmadan söz ediliyor. Bunu Filistin’den Mezopotamya’ya ve 
Dicle-Fırat havzalarına uzanan “Büyük İsrail” projesiyle 
irtibatlandıranlar var. Günümüz bölge ve dünya şartları buna izin verir 
mi, ayrı. Ama bu yorumu yapanlar mevcut.
Son gelişmelerle gündeme gelen Suriye ve İran Kürtleri de yine aynı
 projenin diğer tamamlayıcı parçaları olarak düşünülüyor olabilir mi?
Eğer öyle ise, Kemalizm-siyonizm-emperyalizm üçgeninin kesiştiği bir durum söz konusu.
Burada önemli olan, üç komşu İslâm ülkesine dağılmış olan Müslüman 
Kürtlerin böylesi karanlık projelerde kendilerini kullandırmayacak ve 
alet ettirmeyecek bir şuura sahip kılınmaları.
Ve Risale-i Nur’un önemi bu noktada da bir defa daha bütün açıklığıyla kendisini gösteriyor.
Said Nursî eserlerinde ırkçı-kavmiyetçi yaklaşımları kesinlikle 
reddediyor ve bunların Müslümanları birbirine düşürmek için ortaya 
atıldığına dikkat çekip İslâm kardeşliğini vurguluyor.
Ve özelde, Türklerle Kürtlerin tarih boyunca birbirini tamamlayan 
unsurlar olduğunu ve yola öyle devam etmeleri gerektiğini ifade ediyor.
Araplar için de aynı mânâları seslendiriyor.
Bu mesajlar Türkiye’de Türküyle, Kürdüyle ve diğer etnik 
unsurlarıyla büyük bir çoğunluğa ulaştığı ve mâkes bulduğu içindir ki, 
“Kürt sorunu” çok daha ileri boyutlarda kitleselleşmedi.
Ama bu mânâlardan uzak tutulan ve bilhassa laikçi-Kürtçü 
ideolojilerin beyin yıkama operasyonlarına maruz kalan kesimde sıkıntı 
oluştu.
Terör, sokak çatışmaları, taş atma eylemleri, husumete dayalı ayrılıkçı tavırlar bunun ifadesi.
Bunları olabildiği ölçüde izale etmek için yine Said Nursî’nin reçetelerini uygulamak gerekiyor.
Bölge halkı arasında çeşitli sebeplerle önemli ölçüde taban tutmuş 
olan BDP çizgisini itidal ve sağduyu noktasına çekmek için yine Said 
Nursî referansına ihtiyaç var.
Çünkü Bediüzzaman o kitlede de muteber.
DEVAM EDECEK
YARIN: “TÜRKÇÜLÜK ADINA” TÜRKLÜĞE DE SUİKAST
KÂZIM GÜLEÇYÜZ
irtibat@yeniasya.com.tr

Haber Kaynağı: YeniAsya

Facebook  X  WhatsApp  Telegram
Henüz yorum yazılmamış.

Canlı Yayın İstek

Canlı Yayın İstek

Tarihte Bugün

Namaz Vakitleri

Hava Durumu

Tavsiye Et

Adınız

Arkadaşınız

E-mail
Onay Kodu
Güzel Hosting 3
1993-2013 © Radyo Mega - Şanlıurfa Her Hakkı Saklıdır. | Dizayn Cevdet Övet